NADİROĞULLARI SAVAŞI
...ama anlaşıldı ki Amr'ın öldürdüğü iki kişi, Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem'in ziyaretine geldiklerinde kendilerine eman verdiği insanlardı. Evet; bunlar Âmiroğulları kabilesindendi fakat yine de öldürülmemeleri lazımdı: Bunun birinci sebebi suç, şahsîdir; ceza, suçu işleyene verilir. İkincisi, Resûlullah Efendimiz tarafından onların eline dokunulmazlık vesikası verilmişti. Üçüncüsü, hainliği yapan Âmir bin Tufeyl, Âmiroğullarından ve mühim bir sîma idi ama O'na uyan bir kaç kişi dışında bu kabile esasında Âmir bin Tufeyl'e muhalefet etmiş ve katliama da iştirak etmemişlerdi...ne var ki Amr'ın eman vesikasından haberi yoktu. Âmir bin Tufeyl ve bazı çapulcuların misafir mü'minleri öldürmesi, O'nu bu kısas yoluna sevk etmişti.
Efendimiz, Hazreti Amr'ı dinleyince, zaten yaralı olan kalbleri bir kere daha kederlendi:
-Hata etmişsin yâ Amr. Onlara emanımız vardı. Şimdi mirasçılarına diyet vermemiz icab etti, buyurdular.
Amr radıyallahü teâlâ anh, Sevgili Peygamberimizin müteessir olmasına sebebiyet verdiği için çok üzüldü...
Maktüllerin kan bedelleri/diyet parasını temin etmek için Resûller Önderi sallallahü aleyhi ve sellem, yanlarına Ebu Bekr, Ömer, Ali, Zübeyr, Talha, Sa'd ibni Muaz ve Üsseyid ibni Hudayr radıyallahü anhüm ecmain hazretlerini alarak Beni Nadir/Nadiroğulları kabilesine gittiler. Zira bu kabile ile müslümanlar arasında savaşmamak ve bu gibi durumlarda yardımlaşmak üzere sözleşme vardı. Ayrıca Nadiroğulları, Âmiroğullarının da müttefikiydi.
Efendimizle yol arkadaşları önce Mescidi Kuba'da namaz kıldılar; sonra Medine civarında bulunan Nadiroğulları yurduna geldiler. Rebiülevvel ayının Cumartesi günlerinden biriydi. Nadiroğulları yahudilerinin ileri gelenleri, misafirleri karşıladılar. Onlar da bir iş için toplanmışlardı. Peygamberimiz, Âmiroğulları ile aralarında cereyan eden acı vak'ayı; ve eman verilmiş iki kişinin yanlışlıkla öldürülmesini naklettikten sonra aralarındaki anlaşma gereği maddi desteklerine ihtiyaçları olduğunu ifade buyurdular.
Yahudiler dediler ki:
-Ne demek yâ Ebel Kâsım! Bize şeref bahşettiniz! Lafı mı olur? Tabii ki yardımcı oluruz! Ama lutfen önce istirahat ediniz. Size yemek yedirmeden bir yere yollamayız.
İslâm kafilesi yorgundu. Yayan olarak haylice yol almışlardı. Ayrıca yapılan bir davete uymak Efendimizin güzel âdetleri gereği idi. Kabul buyurdular ve bir duvar gölgesinde oturdular. Eshabı da edeble huzurlarına oturdu. Peygamberimizin sağında Hazreti Ebu Bekr, solunda Hazreti Ömer, karşısında Hazreti Ali vardı.
...yahudiler, güya yemek hazırlığı için dağıldılar. Halbuki oradan ayrılan fitnebazlar, diğer tarafta yine biraraya gelerek yeni ihanetler tezgâhlamak için kafa kafaya verdiler. Huyey bin Ahtab, heyecandan yerinde duramıyor fısıltı ile ama çabuk çabuk konuşuyordu:
-İşte fırsat! Fırsat ayağımıza geldi! Bakın duvar dibinde oturuyor. Haydi birimiz sessizce dama çıkarak aşağıya O'nun kafasına bir koca taş savuralım! Muhammed'den kurtulmamız artık ân meselesi. O, katledilirse yanındakiler de korkup kaçarlar.
...yahudiler, birden bir umulmaz fırsat yakalamanın salyalı zevkini tatdılar:
-Aferin Huyey! Doğru dedin. Ondan kurtulmanın en zahmetsiz yolu. Eğer Muhammed'i bugün burada öldürürsek. Arab içindeki şerefimiz daha da yükselecektir.
-Ne yükselmesi, kuvvet ve kudret bize geçer. Çünkü artık kimse O'nu durduramıyor.
Amr bin Cehhaş ismindeki Âmiroğlu, bulduğu bir kaya parçası ile dama çıkmak için ilerledi:
-Bu işi ben yaparım. İşte gidiyorum.
...ancak aralarından Selâm bin Mişken muhalefet etti:
-Hayır yanlış iş yapıyorsunuz. Ben, sizin O'nu öldürmeyi başaracağınız kanaatinde değilim! Yahudiler hem şaşırdılar, hem kızdılar.
-Sebep?
-Zira O'na sizin suikast niyetiniz haber verilir?
-Kim haber verirmiş?
-Melek haber verir. Siz de bir şey yapamadığınız gibi aradaki dostluk bozulur. Ve korkarım ki bu işin sonu da başımıza iş açar.
Bu sırada Amr bin Cehhaş, elindeki koca taş ile sine sine damın ortasına gelmişti.
...tam o sırada Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, âniden ayağa kalkarak seri adımlarla orayı terkettiler.
Suikastçı Amr zalimi damın ucuna gelip doğrulduğunda, düşmanının orada olmadığını görerek aynı anda hem öfke hem şaşkınlığa düştü. Birden içinde fırtınalar koptu: "Ne sihirbaz adammış bu böyle! Yine elden kaçırdık!" Taşı bir kenara bırakarak arkadaşlarının yanına döndü.
-Niye vazgeçtin yâ Amr?
-Vazgeçmedim. Gitmiş.
Birisi hayret etti:
-Gitmiş mi?
-Evet. Adam sihirbaz.
Selâm güldü; Amr köpürdü:
-Ne gülüyorsun yâ Selâm bin Mişken?
-'Sihirbaz' diyerek kendimizi kandırmayalım. Ben O'na melek haber verir demedim mi?
Kinane bin Suriyâ ismindeki yahudi de Selâm bin Mişken gibi düşünüyordu:
-Muhammed sihirbaz değil. O, bir Resûl! Tutuculuğun anlamı yok. Niçin ısrarla "ahir zaman Peygamberi, Harun aleyhisselâm neslinden gelecek" diye bekliyorsunuz. Her peygamberi gönderen yüce Allah değil mi?
-Evet.
-Öyleyse Allah dilediği kavimden dilediği kimseyi Peygamber yapar. Tevratta son Peygamberle alakalı bütün işaret ve haberler Muhammed'de mevcuttur.
...ama yahudiler, inatçıydı:
-Hayır! İçimizden çıkmayan birini Nebi olarak tanıyamayız!
Kinane, doğruyu söylemekten korkmayan yiğit bir adamdı:
-O zaman bu suikast teşebbüsünüzün; bir misafiri öldürmek gibi gayet çirkin arzunuzun neticesine katlanmak zorundasınız. Tahmin ederim Muhammed yakında bu toprakları terk etmemizi isteyecektir. Bu takdirde çoluk çocuğumuz ziyan olacaktır. Eğer böyle bir ihtar gelirse, İslâmiyete iman ederek vatanımızda kalalım derim.
Bu sözle yahudiler iyice zıvanadan çıktılar:
-Yeter artık. Ne kadar işitilmesi hoş olmayan şey varsa onu sen dile getiriyorsun! Biz dinimizden ve Musa Peygamber yolundan ayrılmayız.
-Öyleyse 'buraları terk ederek gidin!' Diye haber gelirse; bu isteğe karşı durmayalım. Aksi takdirde aile fertlerimizle mallarımıza da zarar gelmesinden korkarım.
Hakîkaten yahudiler, Sevgili Peygamberimize suikast hazırlığında iken Cebrail aleyhisselam gelerek onların bu faaliyet ve maksatlarını haber verdi. Efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem de Âmiroğulları bir şeyden şüphelenmesin diye hemen orayı terketti...ancak mevcut sahabiler, Resûlullah'ın bir ihtiyaç için kalktığını zannetmişlerdi. Bu sebeple onlar bulundukları yerde oturuyorlardı...ancak uzun zaman beklemelerine rağmen Peygamberimiz geri gelmedi. Nadiroğulları, sofra da çıkartmamışlardı. İşin içinde bir gariplik olduğunu anlayan Resûlullahın dostları Medine yoluna düştüler. Yolda karşılaştıkları birinden Peygamberimizin Medine'de olduğu haberini aldılar.
Ebubekr, Ömer, Ali, Zübeyr, Talha, Sa'd ibni Muaz ve Üsseyid ibni Huzeyr Medine'de Efendimize şu suali arz ettiler:
-Yâ Resûlallah âniden yanımızdan kalktınız?
Aziz Peygamber, Cebrail'in getirdiği haberden bahsederek yanlarından niçin ayrıldığını açıkladı.
...daha sonra Sevgili Peygamberimiz, Muhammed ibni Mesleme radıyallahü anh ile Nadiroğulları kabilesine şu haberi yolladı:
-On gün içinde bu diyarı terk ederek çıkıp gidin! Zira siz aramızdaki anlaşmayı ihlâl ederek Allah'ın Resûlünü öldürmeye kalkıştınız. On günden sonra sizden kimi görürsek derhal boynunu vuracağız!
Nadiroğulları göç hazırlığında iken münafıkların reisi Abdullah bin Übey gelerek onları caydırdı:
-Bir yere ayrılmayınız! Biz size yardım ederiz. Ayrıca Kurayzaoğulları da, müttefikimiz olan Affan kabilesi de yardıma gelir.
Bunun üzerine Nadiroğulları, göç hazırlıklarını durdurdular. Halbuki göçmek için bir çok deve kiralamışlardı. Yahudilerin reisi Hayy ibni Ahtap, Abdullah ibni Übey'den aldığı haber üzerine önceki fikrinden vazgeçti ve Peygamberimize şu haberi yolladı:
-Biz vatanımızdan çıkmayız. Elinden geleni geri koyma!
Yahudilerin böyle mağrurâne meydan okuması üzerine Efendimiz, "büyük ancak ve yalnız Allahtır" mânâsına yüksek sesle "Allahü ekber!" diye tekbir getirdiler. Peygamber arslanları yiğit sahabiler de bir ağızdan yeri-göğü inlettiler: "Allahü ekber!" yüzlerce ağızdan çıkan tekbirin haşmeti ta Nadiroğulları kalesini bulmuştu. Yahudilerde şafak attı.
Asılları arap olmasına rağmen yahudileşmiş bulunan Nadiroğulları, o güne kadar hiç sürgün yaşamamışlardı. Ancak Tevrat'ta yurtlarından ayrılmak zorunda kalacakları haber veriliyordu. Nitekim bulundukları yerden sökülüp atılmaları emri de Allahü teâlâdan gelmişti.
Hicretin dördüncü yılı rebi-ül evvel ayı başıydı. Efendimiz, eshabına Nadiroğulları kabilesi üzerine yürümek üzere hazırlık emri verdiler.
Sefer hazırlığı bitince Sevgili Peygamberimiz, İbni Ümmü Mektum'u yerlerine vekil bıraktılar. Sancağı Ali radıyallahü teâlâ anh'a verdiler. Ordu hareket etti.
Öğle namazını Medine'de eda eden islâm ordusu ikindi namazını Nadiroğulları ovasında kıldılar. Namazdan sonra Peygamberimiz, yahudilere çıkıp gitmeleri için ikinci bir haber daha yolladılar. Ancak bu haber de geri çevrildi.
Bunun üzerine mü'minler, yeniden harekete geçtiler.
Yahudi kalesi, Medine'ye iki mil mesafede olduğu için islâm ordusu yaya olarak yol alıyordu. Sevgili Peygamberimiz, merkep sırtında idiler.
Nadiroğulları gözcüleri, müslümanların yaklaşmakta olduğu haberini verince yahudiler, evlerini boşaltarak kaleye sığındı ve kale kapılarını arkadan sürgülediler. İslâm mücahidleri yaklaşınca da üzerlerine taş ve oklar yağdırmaya başladılar. Mücahidler de aynıyle karşılık veriyorlardı.
Nadiroğullarından iki kişi ise yüce Allah'ın lutfü ile şereflendiler. Yamin bin Umeyr ile Ebu Sa'd bin Vehb isminde iki musevi, bir yolunu bularak kaleden çıkıp İslâm saflarına geldiler ve müslüman olmak istediklerini söylediler. Efendimiz'in huzuruna çıkartılan musevi Nadiroğulları:
-Yâ Muhammed! Biz sana, Musa'ya, Tevrat'a ve Zübeyr'e inanıyoruz. Bunların dışında enbiya ve kitap kabul etmiyoruz, dediler.
Sevgili Peygamberimiz bunlara doğru imanı öğrettiler:
-Allah'a, O'nun Resûlü Muhammed'e, O'nun kitabı Kur'ân-ı Kerîme ve daha evvel gelmiş bütün resullerle kitaplara îmân etmedikçe müslüman olunmaz!
Yamin ve arkadaşı, doğru amentüyü öğrendiler; kelime-i şahadet getirdiler ve müslüman oldular. Bir tarafta Allah Resûlünün arkasında namaz kılan, ama; münafık olduğu için İslâm düşmanı yahudilere yardım edenler, bir tarafta aynı yahudilerin içinde doğup büyüdüğü halde aşkla islâma koşanlar...
Efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, mücahidlere Nadiroğullarını sığındıkları kaleden dışarı çıkmaya zorlamak için kale dışındaki evleri yıkmalarını; hurma ağaçlarını da ateşe vermelerini veya kesmelerini emretti.
Şimdi iyi cins/acve ve kötü cins/levn hurmaları cayır cayır yanıyor, kesiliyor; evler yakılıyordu. Yahudiler, sanki çıldırdılar. Yanan malları mülkleri değil; kalbleriydi. Boşuna ufuklara bakıp beklediler; hiç bir yerden, hiç bir kabileden Abdullah bin Übey'in dediği bir yardım gelmiyordu.. Cenab-ı Hak yardıma gelmesi beklenen kâfirlerin yüreklerine korkular düşürmüştü.
Kale surlarından öfkeyle aşağıya; müslümanlara bağırdılar:
-Eyy Muhammed! Hani sen insanları bozgunculuk yapmaktan men ederdin! Öyleyse niçin hurma bahçelerimizle evlerimizi yakıyor yıkıyorsun?
Soru, yangının ürpertici manzarası ile birleşince bazı kalblerde tereddütlere yol açtı...ancak gelen vahiyle şüpheler ortadan kalktı. Bilhassa yahudi kadınları, hurma ağaçları imha oldukça; hele iyi cinsleri yokoldukça çılgınca feryatlar ederek saçlarını başlarını yoluyorlardı.
Ok ve taşlarla yapılan savaş yatsı vaktine kadar devam etti. Sevgili Peygamberimiz, yatsı namazını eda ettikten sonra on sahabi ile birlikte Beni Hatme mevkiinde bulunan çadırına gittiler...mücahidler, başlarında hazreti Ebu Bekr olduğu halde kuşatmaya devam ediyorlardı. O gece Peygamberimizin çadırına bir düşman oku isabet etti.. Bunun üzerine çadır daha emniyetli bir yere alındı. Ancak ok, kaleden fırlatılmamıştı. Sabah olduğunda Hazreti Ali'yi göremediler. "Acaba nereye gitti" diye merak edilirken Resûlullah:
-Bir iş için gitmiştir, buyurdular.
Hakikaten biraz sonra Ali radıyallahü anh elinde bir insan başı ile çıka geldi. Kanlar içindeki başı Efendimizin ayak dibine bıraktıktan sonra arz ettiler:
-Yâ Resûlallah gece çadırına ok atan kâfir buymuş. İsmi Arur.
Peygamberimiz sordular:
-Nasıl yaptın?
O oktan sonra çevreyi taradım. Bir yere gizlenmiştim. Bu mel'unu sekiz arkadaşı ile ellerinde kılıç olduğu halde yeni suikast tertipleri içinde bulunca birden ortaya çıkıp bunun kafasını uçurdum; diğerleri kaçtılar. Eğer peşlerine düşersek onları da cezalandırabiliriz.
Ebu Dücane ve Süheyl ibni Hanefi ile harekete geçen on kişi, diğer suikastçıları da yakalayarak öldürdüler.
Abdullah bin Übey, Nadiroğullarına yardım edilmesi için Kureyza oğulları reisi Kâ'b ibni Esed'e haberci gönderdi ise de Kâ'b, 'ben hayatta oldukça müslümanlarla aramızdaki andlaşmayı bozdurmam' diyerek yardım talebini geri çevirdi.
Yahudi Nadiroğulları Kalesinin kuşatılması altı gün sürdü. Mânen çökmüşlerdi. Büyük pişmanlık içindeydiler. Kendilerine vâdedilen hiç bir yardım gelmediği gibi evlerinin bir çoğu yıkılmış, bir hurma bahçesinin hurma ağaçları kesilmiş, bir bahçenin ağaçları da yakılmıştı. Altıncı günün sonunda dayanma güçlerinin tamamen yok olduğunu gördüler. Eğer böyle giderse kendileri de yok olabilirlerdi... Bu sebeple şanlı ve kahraman Peygambere elçi gönderdiler:
-Bize eman ver çıkıp gidelim...
Halbuki bu teklif, Resûlullah tarafından daha önce onlara iki kere yapılmıştı. O zaman destek geleceği ümidinde oldukları için haksız olmalarına rağmen teklifi kabul etmemişlerdi. Şimdi ise müslümanlara verdikleri maddi-mânevî bu kadar sıkıntıdan sonra hiç bir şey olmamış gibi neleri varsa yanlarına alıp gitmek istiyorlardı. Peygamber Efendimiz, Nadiroğullarının teklifini reddettiler:
-Teklifinizin bu şekilde kabulü mümkün değil.
Elçi yalvararak sordu. Teklifin kökten reddedilmediğini anlamıştı.
-Teklifimiz hangi şartlarla kabul edilir yâ Ebel Kasım?
Efendimiz, emsalsiz üslubları ile şartları vazettiler:
-Silahlarınızı olduğu gibi burada bırakacaksınız. Mal olarak da ancak hayvanlarınızın taşıyabileceğini götüreceksiniz.
Elçi haberi Nadiroğullarına götürdü...düşman naçâr kabul etmek zorunda kaldı. Haberi alan münafıklar, en az yahudiler kadar üzüldüler.
Sevgili Peygamberimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, yahudilerin kaleden çıkma ameliyesini takip ve nezaret etme işini Muhammed bin Mesleme komutasındaki bir mücahid takımına verdi.
Nadiroğulları, eşyalarını develere yüklediler, hanım ve çocuklarını alarak Medine'yi terk ettiler. Develerin toplamı altıyüzü buluyordu...yahudiler, içten içe gayet üzgün ve kederli oldukları halde o şartlarda bile renk vermemeye gayret ediyorlardı. Hanımları kırmızı veya yeşil kadifeden en kıymetli elbiselerini giymişler, altın ve ziynetlerini takmışlardı. Tef ve çalgılar çalıp şarkılar söyleyerek Medine çarşısından geçip bazıları Şam'a bazıları Hayber'e gittiler. Giderken bir taraftan da bağırıyorlardı:
-Burada hurma bahçelerimizi yaktınız ama; daha güzel bahçelerimiz Hayberde! Haberiniz varmı?
Nadiroğullarından ganimet mal olarak hurma bahçeleri, kuyular, evler ve kab-kacaktan başka elli zırh ve üçyüzkırk kılıç ve elli tolga kalmıştı.
Resûlullah, mücahidleri toplayarak dua ettiler. Yaralılar tedavi edildikten sonra merhamet sultanı yüksek Peygamber Medine'li müslümanlara sordular:
-Ey Ensar! Ganimet malları eskiden olduğu gibi sizlerle muhacirler arasında mı bölüştüreyim; yoksa bu defa düşmandan aldığımız bu malları, sadece muhacirlere dağıtarak sizi onlara bakma külfetinden mi kurtarayım; ne dersiniz?
...Mekke'den Medine'ye hicret eden mü'minlerin çoğu fakir düşmüş olduğundan, onlara ensar yardımcı oluyorlardı. Efendimiz, hem muhacirleri kalkındırmak, hem de ensarı bu zahmetten kurtarmak isteğindeydi. Bu sebeple yürüme ayak gelinerek hayli kolaylıkla elde edilen bu serveti muhacirlere dağıtmak istiyordu. Ancak ensarın da rızası lazımdı. Muhabbetin zirvesindeki ensar hazretleri/Medineli müslümanlar, bir örnek fedakârlık daha gösterdiler:
-Yâ Resûlallah! Nadiroğullarından Allahü teâlânın ihsanı ve sizin bereketinizle aldığımız bu malı olduğu gibi muhacir kardeşlerimize taksim edebilirsiniz; ayrıca bizim mallarımızdan da dilediğiniz mikdarda malı yine muhacirlere dilediğiniz şekilde verebilirsiniz. Onlar, Allah ve Resûlünun rızasına kavuşmak için fakirliği tercih ettiler. Hatta Mekkeli kardeşlerimiz yine bizimle birlikte oturabilirler. Biz, onlardan dolayı çok nimetlere kavuştuk.
Büyük Peygamber ensara bu göz yaşartıcı fedakârlığından dolayı teşekkür ve dua ettiler:
-Ey Allahım! Ensara ve evladlarına ve onların da evladlarına rahmet eyle.
Hazreti Ebu Bekr de teşekkürlerini dile getirmeden edemedi. Bu nimetlerden sonra; bir de Ensar-ı Kiramı öven âyet-i kerime geldi. Medine müslümanlarının üstüne sanki nurlar yağmıştı.
Efendimiz, müslüman olan iki Musevi Yamin bin Umeyr ve Ebu Sa'd bin Cahş'ınkiler hariç Nadiroğullarının neleri varsa tamamını muhacirlere dağıttılar. Yalnız ensardan hayli ihtiyaç sahibi olan Ebu Dücane ile Süheyl ibni Huneyf'e bu ganimetten bir miktar verildi.
Nadiroğulları reislerinden İbni Hukayk'ın meşhur kılıcını da Peygamberimiz Sa'd ibni Muaz'a hediye ettiler. Bir istisna da bu olmuştu.
Beni Nadr'ın/Nadiroğulları yahudilerinin yakılıp, yıkılıp viran ve baykuşlara mesken olmuş yurdunda şimdi bir adam ibretli nazarla dolaşıyor ve olup bitenleri tâ en başından alarak kabilesi yine yahudi Kurayzaoğulları için dersler çıkarıyordu. Amr bin Suda, yıkık evlerin karşısında durdu, alevlerin kavurduğu bahçeleri seyretti ve telaşsız adımlarla düşüne düşüne Kurayza'ya geldi. Bir çoğu sinagogda, bazıları dışarda idiler. Amr'ı bir zamandır tapınakta göremeyen yahudiler, O'nu birden karşılarında bulunca şaşırdılar:
-Yâ Amr! Nerelerdesin. Belki şu duvarlar bile seni özledi?
İltifatın zarifliği Amr'ı tebessüm ettirdi:
-Teşekkür ederim. Lakin herkesin toplanmasını istiyorum.
Boru çalındı şimdi bütün yetişkinler sinagogtaydı. Amr bin Suda:
-Beni dinleyiniz, dedi, hem de iyi dinleyiniz.
Sesler kesildi. Bütün bakışlar ona dönüktü:
-Nadiroğulları yurdundan geliyorum. O cesur, zeki ve mağrur kerdeşlerimizin ocakları tütmüyor; haneleri yıkılmış, ören yerlerinde baykuşlar ötüyor. Hepsi gitmiş. Sürülüp atılmışlar. Tevrat hakkı için söylüyor; Allah, onlara bugüne kadar böyle bir musibet hiç vermemişti...daha önce de yahudilerin atası hükmünde olan Kaynukaoğulları öldürüldüler. Bir çok yahudi seçkini yataklarında veya değişik yerlerde katledildiler. Sağ kalanları kovuldu.
-Evet yâ Amr. Bunlar bildiğimiz şeyler. Malumu ilan ediyorsun. Sadede gel.
Amr hiç duymamış gibi sözüne devam etti:
-Musevi âlimleri İbni Heyyeban, Ebu Umeyr ve İbni Huraş, Kudüs'ten buraya gelerek müslüman oldular; bizim de müslüman olmamızı söylediler. Pekâlâ siz de biliyorsunuz ki O, geleceği Tevrat'ta haber verilen Peygamberdir. Gelin biz de müslüman olalım. Sonra herhalde pişman oluruz.
Herkes sustu. Amr bin Suda, teklifini tekrarladı ama, işte o kadar. Sanki karşısında dilsiz kayalar vardı...
Hicri dördüncü sene Şaban ayında kadınlar sultanı; Efendimizin gözbebeği Hazreti Fatıma radıyallahü anha, Hazreti Hüseyn radıyallahü anhı dünyaya getirdi.
...Sevgili Peygamberimiz, Mahzumoğulları'ndan Ümeyye bin Mugire'nin kızı Ümmü Seleme radıyallahü anha'yı nikâhlarına aldılar. Bu annemiz o esnada kırkdört yaşındaydı ve duldu.
...Peygamberimiz hanımlarından Zeyneb binti Huzeyme radıyallahü anha ile torunlarından Hazreti Osman'ın çocuğu Abdullah'ın vefatları yine bu yıldadır.